Ağrı Dağı'nın kuzey yamaçlarında, bugünkü Iğdır'ın Yenidoğan köyü yakınlarındaki Ahura Vadisi'nde yer alan Ahura, hem Hristiyan teolojisi hem de bölge tarihi açısından efsanevi bir öneme sahiptir. "Üzüm dikilen yer" anlamına gelen isminin (Ermenice Arghuri), Nuh Peygamber'in gemiden indikten sonra ilk üzüm asmasını buraya diktiği inancından geldiği rivayet edilir. Manastır kompleksinin 341 yılında inşa edildiği kabul edilmektedir. Bölgeyi 1829 yılında ziyaret eden ünlü gezgin Friedrich Parrot, buranın Ermeni toplumunca kutsal kabul edilen en önemli duraklardan biri olduğunu belirtir. İnanca göre manastır, Nuh'un gemiden indikten sonra ilk kurbanını sunduğu ve sunağını kurduğu noktada yükselmekteydi. 1840 yılına kadar, halk arasında bizzat Nuh tarafından dikildiğine inanılan antik bir asma kütüğünün burada meyve vermeye devam ettiği söylenirdi.
Aziz Jakop (St. James) Manastırı keşişleri, Ağrı Dağı'nın zirvesine çıkmanın Tanrı tarafından yasaklandığına inanırlardı. Efsaneye göre, zirveye çıkmaya çalışan bir keşişe rüyasında gemiden bir parça kereste verilmiş ve bu parça manastırda bir yadigâr (rölik) olarak saklanmıştır. Manastırın fiziksel yapısına dair en somut veriler Parrot'un 1829 tarihli gravürlerinden elde edilmektedir. Gravürlere göre kilise, bölge mimarisi için karakteristik olan serbest haç planlı bir yapı sergilemekteydi. Naos (ana mekan) bölümü üzerinde, yüksek kasnaklı ve sivri külahlı bir kubbe yer alıyordu. Yapının düzgün kesme taşlarla inşa edildiği, iç mekanın kubbe kasnağındaki pencerelerle aydınlatıldığı anlaşılmaktadır.
1840 tarihinde meydana gelen 7.4 büyüklüğündeki deprem, Ahura için sonun başlangıcı olmuştur. Depremle birlikte Ağrı Dağı'nın büyük uçurumundan kopan devasa kaya, buz, çamur ve kar kütleleri, saatler içinde manastırı ve köyü tamamen yutmuştur. Friedrich Parrot'un konakladığı manastırdan ve kutsal asmalardan geriye hiçbir iz kalmamış, bölge çamur ve kayayla kaplanmıştır. Bu olay, volkanik literatürde yıkıcı bir "lahar" akıntısı olarak tanımlanmaktadır. Günümüzde bu 'kayıp yerleşimden' geriye sadece anıtsal nitelikteki tarihi mezarların bir kısmı ulaşabilmiştir.











