Asurluların "Liz'in Yurdu/Kalesi" manasına gelen Bit-Liz veya Bet-Lis olarak isimlendirdiği; süreç içerisinde Pers, Yunan ve Arap kayıtlarında Bad-Lis, Bizans kaynaklarında Baleş (Ballais-on), Ermeni literatüründe ise Pageş (Pagişi) olarak anılan Bitlis'in kökeni ve kalesinin inşası, Büyük İskender dönemine dayanan meşhur bir anlatıya dayanır. MÖ 336'da Makedonya tahtına oturan, Babil'i ele geçirip Hindistan seferine hazırlanan Büyük İskender'in alnında boynuz benzeri urlar çıkması üzerine, hekimlerin tavsiyesiyle şifalı su arayışı başlar ve Dicle'nin kollarını izleyerek Bitlis önlerine gelen hükümdar, Duav yaylasındaki Kösür çayının kaynağında (günümüzdeki İskender Çeşmesi) konaklayıp sağlığına kavuşur. Bu mucize üzerine MÖ 331'de komutanı (kimi kaynaklarda kölesi) Bedlis'i görevlendirerek kendisinin bile kuşatıp alamayacağı güçte bir kale yapmasını emreder; Bedlis de Rabat ve Kösür sularının kesiştiği, sarp yapısı nedeniyle savunma hendeğine dahi ihtiyaç duyulmayan 56 metre yüksekliğindeki devasa bir kaya bloğu üzerinde istihkamı bir yılda tamamlar. Sefer dönüşü İskender'in teslim talebine karşı kapıları kapatıp direnerek kalenin aşılmazlığını ve hükümdarın emrine sadakatini kanıtlayan Bedlis, kuşatmayı kaldırıp Rahva ovasına çekilen İskender'in huzuruna çıkıp kalenin anahtarlarını teslim ederek durumu açıklayınca, bu zekice stratejiden etkilenen İskender şehrin yönetimini ona bırakır ve kente onun adından mülhem Bedleis ismini verir ki bu ad zamanla Bitlis'e evrilir.
Jeopolitik önemi sebebiyle antik dönemden Osmanlı'nın geç evrelerine kadar kesintisiz kullanılan ve 670 savunma mazgalıyla tahkim edilen bu görkemli kale, dağlık mahallelere hakim Dideban Tepesi'ndeki gözetleme kulesiyle desteklenmiş; tarihi süreçte içinde görkemli bir han sarayı, 300 konut, bir cami ve nehir tarafında üç kat demir kapılı bir çarşı ile bedesten barındıran muazzam bir idari ve askeri merkeze dönüşmüştür. Kalenin ve çevresindeki sivil mimarinin erken dönem dokusuna dair en kritik görsel belge, Kanuni Sultan Süleyman'ın Irakeyn Seferi (1533-1535) esnasında bölgeyi resmeden Matrakçı Nasuh'un 16. yüzyıla ait ünlü minyatürüdür; bu minyatürde kale içi ve etrafındaki yoğun yapılaşma açıkça görülse de tasvir edilen cami, han, hamam ve saray gibi mimari unsurların hiçbiri yazık ki günümüze ulaşamamıştır. Kalenin etrafını saran ve "Aşağı Şehir" (varoş) olarak adlandırılan asıl yerleşimin yapısal detayları ise 17. yüzyılda bölgeyi ziyaret eden Evliya Çelebi'nin Seyahatname'deki titiz kayıtlarıyla aydınlanmaktadır; Evliya, sivil yerleşimi çevreleyen bu "aşağı kale" surlarının yukarıdaki esas kale kadar mukavim olmadığını, sade bir mimariye sahip olduğunu ve doğu ile batı yönlerine açılan iki büyük kapısının bulunduğunu aktararak günümüze ulaşamayan dış sur sisteminin ve kayıp kültür varlıklarının varlığını tarihsel olarak tescillemektedir.








